MUHABBETLE BAKAN KUSUR GÖRMEZ

MUHABBETLE BAKAN KUSUR GÖRMEZ

"Kalem! Dokunduğum vakit, AŞK'ı dokumazsam düş elimden!..."

SÖZCÜKTE ANLAM 3

24/12/2008

SÖZ GRUBUNUN ANLAMI:

Birden çok sözcüğü içine alan, anlamında ve yapısında bir bütünlük bulunan, cümle içinde tek bir kelime gibi iş gören anlamlı geniş dil birliğine “kelime öbeği” denir.

Kelime grubuyla ilgili sorular son zamanlarda her yıl sorulmaktadır. Altı çizili olarak verilebilen kelime grupları tırnak işareti içinde de gösterilmektedir. Bu tür soruları çözerken kelime grubunun içinde verildiği parçanın anlam bütünlüğüne de dikkat edilmelidir.

 

  • “O, yaşamında silgiye hiç gerek duymamış biriydi.”                      (değiştireceği, pişmanlık duyacağı bir  

iş yapmamış olması)

  • “Yunus, bizlere yüreğinin derinliklerinden gelen sesle hitap etmiştir.”                  (içten gelen duygular)
  • “Genç adam, yenilgiye yenilmeyen bir insandı.”                                             (yılgınlık göstermemek)
  • Zamana direnen önemli sanatçılarımızdan biridir.”                                       (kalıcı olmak)

 

DEYİMLER

Genellikle gerçek anlamının dışında kullanılan, anlatımı daha güzel ve etkili yapan, toplum tarafından benimsenmiş, kalıplaşmış sözlere deyim denir.

Deyimler, bir toplumun kültürünü, tarihini, ortak dil zevkini yansıtması bakımından son derece önemlidir. Deyimlerin çokluğu Türkçeye ayrı bir güzellik ve anlatım gücü kazandırır.

Türkçede yaklaşık 90 bin kelime, 10 bin civarında da deyim vardır. Yani her dokuz kelimenin biri deyimdir. Deyimler biçim ve anlatım özellikleri bakımından ikiye ayrılır:

 

DEYİMLERİN BİÇİM ÖZELLİKLERİ:

Deyimler bir anlatım biçimidir. Çoğunda yargı bulunmaz. Yani deyimlerin çoğu cümle biçiminde değildir.

 

1)      Deyimler kalıplaşmış söz öbekleridir. Kalıplaşan sözcüklerin yerleri değiştirilemez veya bu sözcüklerin yerine başka sözcükler kullanılamaz.

 

Göze girmek, süt dökmüş kedi gibi olmak, tüy dikmek…

 

2)      Deyimler en az iki sözcükten oluşur.

 

Kafayı bulmak, gözden düşmek, kulağını çekmek, kötü gözle bakmak, tatlıya bağlamak…

 

  • Ancak, tek bir sözcüğün anlam yoğunlaşması ve kalıplaşmasıyla deyimleştiği de görülebilir. Fakat, bu tür deyimler çok azdır.

 

Akşamcı, bacaksız, kaşarlanmış, çirkef, yüzsüz, kaçık…

 

3)      Deyimlerin büyük bir kısmı mastar halinde olup cümlede fiil çekimine girer.

 

Burnundan kıl aldırmamak, aklı takılmak, ölümü göze almak, sürmeyi gözden çekmek…

 

4)      Az da olsa cümle biçiminde deyim vardır.

 

Ununu elemiş, eleğini asmış; ye kürküm ye; kuş uçmaz kervan geçmez; gözünü toprak doyursun; gel keyfim gel….

 

DEYİMLERİN ANLATIM ÖZELLİKLERİ:

1)      Deyimlerin hemen hemen hepsi mecaz anlamlıdır. Deyim denince akla mecazlaşma gelmelidir.

İğneyle kuyu kazmak, yüreği ağzına gelmek, sinekten yağ çıkarmak, gökte ararken yerde bulmak, dağ fare doğurdu, üstü kapalı konuşmak…

  • Az da olsa gerçek anlamıyla kullanılan deyim vardır.

 

Çoğu gitti azı kaldı, canı sağ olsun, kimi kimsesi yok, ağzına layık, iyi gün dostu, alan razı satan razı, dostu düşmana karşı, parayla değil sırayla…

2)      Bazı deyimler, vezinli ve uyaklı bir şekilde kurulur. Bu tür deyimlerin çoğunda deyimin bir kısmı tamamen anlamsız olup sırf uyak olsun diye söylenir.

 

Yere bakan yürek yakan, havada bulut sen beni unut, saldım çayıra Mevla’m kayıra, çaputuna çuluna âşıklık ne haline…

 

3)      Bazı deyimler kısa öykü biçimindedir.

-Adın ne? –Mülayim. –Sert olsan ne yazar?

-Baba hırsız tuttum. –Getir. –Gelmiyor. –Bırak. –Bırakmıyor.

Dilenciye hıyar vermişler, eğri diye beğenmemiş.

 

4)      Bazı deyimler fıkra, öykü ya da tarihi birtakım olaylara dayanır.

 

İpe un sermek, ye kürküm ye, püf noktası, altından çapanoğlu çıkmak, derdini Marko Paşaya anlat…

 

5)      Deyimlerin bir kısmında değişik söz sanatları vardır.

 

Eşekten düşmüşe dönmek: benzetme; iki gözü iki çeşme: benzetme; dizini dövmek: kinaye;

arı kovanı gibi işlemek: abartma…

 

ATASÖZLERİ

 

Atalarımızın uzun deneyimlerinden yararlanarak kısa ve özlü öğütler veren, toplum tarafından benimsenerek kullanılan kalıplaşmış yargılara atasözü denir.

 

ATASÖZLERİNİN BİÇİM ÖZELLİKLERİ:

1)      Atasözleri kalıplaşmış yargılardır. Sözcüklerin yeri değiştirilemez.

Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür.

Sır söyleme dostuna, dostun söyler dostuna.

 

2)      Atasözleri yargı bildirir. Yani cümle değerindedir. Kısa ve özlü anlatımlardır.

Vakit nakittir.

Aklın yolu birdir.

El elden üstündür.

Aç köpek fırın duvarı deler.

İki çıplak bir hamama yakışır.

 

ATASÖZLERİNİN ANLATIM ÖZELLİKLERİ:

1)      Atasözleri toplumsal olaylar hakkında bilgi verir.

 

Gözden ırak olan gönülden de ırak olur.

Minareyi çalan kılıfını hazırlar.

Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur.

 

2)      Doğa olaylarının nasıl olduğunu açıklar.

Mart çıkmadan dert çıkmaz.

Mart ayı, dert ayı.

Martta yağmasın, nisanda dinmesin, mayısta aheste aheste.

 

3)      Bazı atasözleri doğrudan öğüt verir.

Sakla samanı, gelir zamanı.

Kazma elin kuyusunu, kazarlar kuyunu.

Eşeğini sağlam kazığa bağla, komşunu hırsız tutma.

4)      Çeşitli gelenek, görenek ve inançları dile getiren atasözlerimiz de vardır.

 

Kimsenin ahı kimsede kalmaz.

Akacak kan damarda durmaz.

Ana kızına taht hazırlamış, baht hazırlayamamış.

Kızını dövmeyen dizini döver.

Baykuşun kısmeti ayağına gelir.

 

5)      Bazı atasözleri anlamca çelişir.

Aman dileyene kılıç kalkmaz.

Merhametten maraz doğar.

 

İyi insan sözünün üstüne gelir.

İti an, çomağı hazırla.

 

ATASÖZLERİYLE DEYİMLERİN KARŞILAŞTIRILMASI:

 

1)      Deyimler herhangi bir olay üzerine söylenen, özel anlamlı etkili sözlerdir. Atasözleri ise öğüt veren, genel doğruları ifade eden yargılardır.

2)      Atasözleri cümle biçimindedir. Deyimler ise genellikle yargı bildirmez.

3)      Atasözleri genel anlamlıyken, deyimler daha özel anlamlı olup sadece belli bir durumu karşılamak için kullanılır.

4)      Deyimler kural koymaz, atasözleri ise genel kural niteliği taşır.

 

İKİLEMELER

Anlatımı daha güzel ve etkili kılmak için aralarında ses benzerliği olan sözcüklerin yan yana sıralanmasıyla oluşan söz öbeğine ikileme denir.

Anlatımda tekrar ve ahenk öğrenmeyi kolaylaştırır. İkilemelerin en önemli özelliği de sözcüklerin tekrarı ve ahengidir. İkilemeler dile şiirsel bir güzellik katar ve anlamı pekiştirir. Türkçenin ilk yazılı belgeleri olan Orhun Abideleri’nde bile ikilemelere rastlanır.

İkilemelerin en önemli özelliği kalıplaşmış olmalarıdır. İkilemeyi oluşturan sözcüklerin yeri değiştirilemez. Aksi halde ahenk ve akıcılık kaybolur.

Örnekler:

Çoluk çocuk                       allak bullak                         mırın kırın

İkilemeler şekil ve anlam özelliklerine göre şu şekillerde oluşturulur:

 

a)      aynı kelimenin tekrarı:

  • adlardan ikileme: ev ev, dağ dağ, köy köy…
  • yansımalardan ikileme: şırıl şırıl, hırıl hırıl, cayır cayır…..
  • sayılardan ikileme: bir bir, beşer beşer, onar onar….
  • Ünlemlerden ikileme: vah vah, hay hay, tüh tüh….
  • Fiillerden ikileme: durdu durdu, koştu koştu, baktı baktı….
  • Fiilimsilerden ikileme: güle güle, bakıp bakıp, olur olmaz…

 

b)      yakın anlamlı ikileme:

  • çayır çimen, bağ bahçe, çanak çömlek, doğru dürüst

 

c)       karşıt anlamlı ikilemeler:

  • gece gündüz, sağ sol, ileri geri, içli dışlı, bata çıka, düşe kalka

 

d)      sözcüklerinin biri anlamlı ikileme:

  • saçma sapan, eski püskü, eğri büğrü, yırtık pırtık

 

e)      sözcüklerinin ikisi de anlamsız ikileme:

  • abur cubur, ıvır zıvır, mırın kırın, eciş bücüş

 

f)       m ünsüzüyle kurulan ikileme:

  • adam madam, okul mokul, ev mev, yol mol

g)      ekli ikileme:

  • elde avuçta, tamı tamına, pisi pisine, gönülden gönüle, kalpten kalbe, günü gününe

 

h)      sorulu ya da bağlaçlı ikileme:

  • güzel mi güzel, şirin mi şirin, zor mu zor, ancak ve ancak, ağladı da ağladı

 

İKİLEMELERLE İLGİLİ ÖZELLİKLER:

1)      İkilemeyi oluşturan sözcükler arasına virgül konmaz.

2)      İkilemeler kalıplaşmış söz öbekleridir. Dolayısıyla cümlede her zaman bir bütün olarak değerlendirilir.

3)      İkilemeler cümlede değişik görevler yapabilir.

 

Öğrenciler kılık kıyafet aldı.                       (nesne)

Çocukları özene bezene giydirdi.             (zarf tümleci)

Mavi mavi gözleri vardı.                              (sıfat-özne)

Saçları sarı sarıydı.                                         (yüklem)

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

SÖZCÜKTE ANLAM 2 (DEVAMI)

24/12/2008

 

a)      KAPALI İSTİARE:

 “Uzatır her akşam sevgili güneş

Denizin içine yorgun ayaklarını”

“Can kafeste durmaz uçar / Dünya bir han, konan göçer.”

Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor.

“Havada bir dost eli okşuyor derimizi.

Boynu bükük adalar tanıyor sanki bizi.”

Ayrıldım gülüm senden / Gönlüm uçtu yuvadan.

Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal

Ölüme başkaldıran dertli uykum da yandı.

 

Önemli not: Teşhis (kişileştirme) sanatının olduğu her yerde kapalı istiare vardır.

 

“Haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi

Demirlemişti, eli kolu bağlıydı, ağlıyordu.”

Kuşlar dallarda dertleşiyor, çiçekler ovada ağlaşıyordu.

 

  1. TARİZ (İĞNELEME)

Bir kimseyi iğnelemek ya da bir kimseyle alay etmek amacıyla bir sözü karşıt anlamını düşündürecek şekilde kullanmaya tariz denir.

 

O kadar cesurdu ki çıtırtıdan bile ürkerdi.

Çok zekidir, alfabeyi ezbere okuyabilir.

 

  1. KİNAYE (DEĞİNMECE)

Bir sözün benzetme amacı olmadan, hem gerçek hem de mecaz anlamını düşündürecek şekilde kullanılmasıdır. Kinayede asıl anlatılmak istenen cümlenin mecaz anlamıdır.

 

Ateş düştüğü yeri yakar.

Ayağını yorganına göre uzat.

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

Boş teneke çok ses çıkarır.

 

  1. MÜBALAĞA (ABARTMA)

Bir durumu gerçek ölçüsünden çok az ya da çok fazla göstermeye abartma denir.

 

Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu.

Dünya kadar işim var.

 

“Ne ettim de bad-ı saba ile saldım

Gurbet elden nazlı yare selamı

Yetiş imdadıma telli telefon

Ayağına düştüm posta katarı”

 

DEYİM AKTARMALARI:

Anlatımı güçlendirmek ya da duygu ve düşünceleri kısa yoldan anlatmak için başvurulan yollardan biri de deyim aktarmasıdır. Deyim aktarmalarında insandan doğaya, doğadan insana özelliklerin aktarılması söz konusudur.

 

1)      İNSANDAN DOĞAYA AKTARMA:

İnsandan doğaya aktarma iki şekilde olur. İnsana herhangi bir kelime anlam genişlemesi yoluyla yan anlam kazanarak doğaya aktarılabilir ya da istiare yoluyla sanatlı bir şekilde insandan doğaya aktarma yapılabilir.

 

Örnekler:

 

Irmağın kollarından biri bu köyün yakınlarından geçiyor. (yan anlam kazanma yoluyla aktarma)

Dağ başını duman almış. (yan anlam kazanma yoluyla aktarma)

Sonbaharın yorgun yaprakları birer birer dökülüyordu. (kapalı istiare yoluyla aktarma)

Hasta deniz dertlerine derman arıyor gibiydi. (kapalı istiare yoluyla aktarma)

 

 

 

2)      DOĞADAN İNSANA AKTARMA:

 

Doğayla ilgili kavramların insanlar için kullanılmasıdır.

 

Örnekler:

Pişkin herif, kimseyi dinlemiyor. / Şimdi bu oduna laf anlat, anlatabilirsen.

Yumuşak bir insandır, kimseyi kırmak istemez.

 

3)      DUYULAR ARASI AKTARMA:

Bir duyu alanına ait herhangi bir kelimenin başka bir duyu alanına aktarılarak kullanılmasıdır.

 

Örnekler:

 

Karanlığın içinden acı bir çığlık yükseldi.

Sesinin rengi sayesinde kısa sürede üne kavuştu.

Sert bakışlarla etrafa korku salıyordu.

Tatlı sözlerle hepimizi kandırdı.

 

SOMUTLAŞTIRMA:

Duyu organlarıyla kavranamayan soyut kavramların daha kolay anlaşılması için bu kavramların yerine cümlede somut anlamlı sözcükler kullanılır. Bu durumda somutlaştırma yapılırken aynı zamanda somut anlamlı kelimeler de yeni soyut anlamlar kazanır.

 

Örnekler:

Gençlere değişik düşünceler aşılıyorlar.              (bir kimsenin zihnine bir düşünceyi yerleştirmek)

Bu düşünceler gençlerimizi zehirliyor.                  (birinin kafasına zararlı düşünceler yerleştirmek)

Olayın üzerinden zaman geçtikçe yumuşamaya başladı.                            (sinirleri yatışır duruma gelmek)

 

Gün geçtikçe ortama ısınmaya başladı.                (alışmak)

Bu kanıtlarla onları yakarım, diyordu.                    (başına belalar açmak)

Bu sözleriyle hepimizin gururunu yaraladılar.    (üzmek)

 

TERİM ANLAM:

Herhangi bir bilim, sanat, spor ya da meslekle ilgili özel bir kavramı karşılayan kelimelerin anlamıdır. Yeni bulunan bir kavram, yeni bir kelimeyle karşılanabileceği gibi günlük hayatta kullanılan bir sözcüğe özel bir anlam verilerek de karşılanabilir. Terim anlamıyla kullanılan kelime gerçek anlamıyla kullanılmış sayılır.

 

Örneğin:

“uyak, redif, aruz” kelimeleri edebiyat terimleri;

“üçgen, açı, kare” kelimeleri geometri terimleri;

“klavye, disket, monitör” kelimeleri ise bilgisayar terimleridir.

 

Önemli:

Bazı kelimeler her zaman, sadece terim anlamlı kullanılırken bazıları hem terim anlamla hem de başka bir anlam derecesiyle kullanılabilir.

 

“Olaylara değişik açılardan yaklaşmalıyız.” cümlesinde açı kelimesi terim anlamlı değilken

“Bir üçgenin iç açılarının toplamı yüz seksen derecedir.” cümlesinde ise terim anlamlıdır. 

 

“İstanbul Boğazı deniz trafiğine kapatıldı.” cümlesinde boğaz kelimesi coğrafya terimi iken

Boğazı büyük insanlardan bıktık.” cümlesinde boğaz kelimesi mecaz anlamıyla kullanılmıştır.

 

NİTEL VE NİCEL ANLAM:

Sayılabilen ya da ölçülebilen kavramları karşılayan kelimeler nicel; sayılamayan, ölçülemeyen kavramları karşılayan kelimeler ise nitel anlamlıdır. Bir kelime cümledeki anlamına göre nitel ya da nicel anlamlı olabilir.

 

“Her zaman böyle ince espriler yapardı.” (nitel)

“İnce kazağı beğenmeyip kalın olanı aldı.” (nicel)

 

“Sıcak havalara dikkat edilmesi gerekir.” (nicel)

“Sıcak tavırlarıyla herkesin sevgilisi oldu.” (nitel)

 

“Odanın kenarında büyük bir sandık vardı.” (nicel)

“Büyük insanlar fikirleri tartışır.” (nitel)

 

GENEL VE ÖZEL ANLAMLI SÖZCÜKLER:

Bazı kelimeler kapsadıkları anlam özelliklerine göre diğer kelimelere göre daha genel ya da daha özel anlamlı olabilir. Bu özellikteki kelimeler anlam kapsamlarına göre sıralandıklarında genelden özele, özelden genele bir sıralama elde edilir.

 

Kelimelerin anlamlarını kavrayarak cümleleri, cümleleri çözümleyerek paragrafları özümseyebiliriz.”

 

Ardıç-ağaç-bitki-canlı-varlık

 

Bir kelimenin özel ya da genel anlamlı olması o sözcüğün cümledeki anlamından kaynaklanır.

 

“Genç, hayatını ideallerine göre yönlendiren kişidir.” : genel

“Onu dün yolda bir gençle görmüşler.” : özel

 

“Karanfil, özgürlüğün ve savaşın sembolüdür.”

“Bahçedeki karanfiller güneş görmediğinden kurumuş.”

 

DOLAYLAMA:

Tek bir kelimeyle karşılanabilecek sözcüklerin birden fazla sözcükle karşılanmasıdır. Ancak, dolaylama yapılan sözcüklerin halk arasında yaygın, bilinen bir durumu olmalıdır. Dolaylamalı anlatımlarda sanatlı söyleyiş biçimi belirgindir ve amaç okuyucu üzerinde etki uyandırmak, anlatımı çekici hale getirmektir.

 

Örnekler:

Ormanlar kralı: aslan                      yedi tepeli şehir: İstanbul            yavru vatan: Kıbrıs

Beyaz altın: pamuk                         siyah inci: kömür                             Ege’nin incisi: İzmir

Derya kuzusu: balık                        hayat arkadaşı: eş                           file bekçisi: kaleci

Meşin yuvarlak: top                       Türkiye’nin kalbi: Ankara             kasa faresi: hırsız

 

GÜZEL ADLANDIRMA:

Kimi varlık ya da kavramlar insan zihninde olumsuz çağrışımlar uyandırır. Çoğu zaman, bunların adının doğrudan söylemenin insanda korku uyandırdığı ya da insana uğursuzluk getirdiği düşünülür. Böyle durumlarda varlık veya kavramların adları doğrudan söylenmez, onlar başka sözcüklerle karşılanır. Bu tür adlandırmalara güzel adlandırma denir.

 

Örnekler:

Cin, peri: iyi saatte olsunlar                        ölüm: son yolculuk, ebediyete intikal etmek

Verem: ince hastalık                                     baykuş: hayırlı kuş

 

SÖZCÜKLERDE ANLAM İLİŞKİLERİ:

 

1)      ANLAMDAŞ (EŞ ANLAMLI) KELİMELER:

Bir varlık ya da kavram birden fazla sözcükle karşılanıyorsa bu sözcük eş anlamlıdır.

Aslında bir dilde aynı varlık veya kavramı karşılayan birden fazla sözcük olmaz. Bu tür kelimeler arasında ya çok ince bir anlam farkı vardır ya da bu kelimelerden biri başka bir dile aittir.

 

Eser: yapıt          sene: yıl                              cevap: yanıt       siyah: kara          öğrenci: talebe

 

  • Anlamdaş sözcükler cümle içinde birlikte kullanıldığı zaman gereksiz sözcük kullanımından kaynaklanan anlatım bozukluğu olur.

 

“Seviyeli ve düzeyli yayınları takip etmelisin.”

“İnsanın sağlığına ve sıhhatine önem vermesi gerekir.”

 

  • Bir kelimenin bir başka kelimeyle eş anlamlı olması, o kelimenin cümlede kazandığı anlama bağlıdır. Bu nedenle eş anlamlı kelimeler her zaman birbirinin yerine kullanılmaz.

 

“Kaderim kara yazılmış, der ağlardı.” Kara’nın eş anlamlısı burada siyah değil “kötü”dür.

 

“Basit soruları çözerek moral kazanıyordu.”               Basit: kolay

“Bu basit tavırları onu tanıyanları şaşırtıyordu.” Basit: adi, sıradan

 

2)      KARŞIT (ZIT) ANLAMLI KELİMELER:

Anlamca birbirinin karşıtını düşündüren kelimelerdir. Her kelimenin karşıtı yoktur. ( mavi, pencere, kapı, toprak gibi…)

 

Ölü-diri                sıcak-soğuk        yaşlı-genç           gelmek-gitmek                 zengin-fakir

 “Âlemde esirsin, cennete hürsün.”

“Ne varlığa sevinirin ne yokluğa yerinirim.”

“Düşmanımın düşmanı dostumdur.”

“İsmi var, cismi yok.”

  • Kelimelerde karşıt anlamlılık ve olumsuzluk farklı özelliklerdir. Bu durum karıştırılmamalıdır.

Gelmek-gelmemek (gitmek)     inmek-inmemek (çıkmak)           yatmak-yatmamak (kalkmak)

 

Su uyur, düşman uyumaz.

Bildim, bulamadım; buldum, bilemedim.

 

3)      SESTEŞ (EŞ SESLİ) KELİMELER:

Yazılışları ve okunuşları aynı olan ama anlamları farklı sözcükler sesteş sözcüklerdir. Sesteş kelimelerle kökteş kelimeleri karıştırmamak gerekir. Kökteş kelimeler arasında mutlaka bir anlam ilgisi vardır. ( boya, boya-; eski, eski-; toz, toz- gibi ) Sesteş kelimeler arasında ise herhangi bir anlam ilgisi, benzerliği yoktur.

 

El-el                       arı-arı                    yüz-yüz-        çay-çay     gül-gül-  taş-taş-              

kara-kara 

 

Endam güzel, yüz güzel

Huyun yüzde yüz güzel

Uzaklara açılma

Tenhalarda yüz güzel

Senden başka seversem

Benim derim yüz güzel

  • Dilimizde inceltme ( ^ ) işaretiyle farklılıkları belirtilen kelimeler sesteş kelime sayılmazlar.

Adem-âdem      alem-âlem          kar-kâr                 yar-yâr                 aşık-âşık

 

  • Bazı söz sanatları sesteşlik olayına bağlıdır.

1)      CİNAS:

Sesteş sözcüklerin şiirde bir arada kullanılmasıyla oluşturulur.

 “Mektup yazdım Hasan’a

Ha Hasan’a ha sana”

 

“Kuleden / Ses geliyor kuleden / O kaş, o göz değil mi / Beni sana kul eden”

 

2)      TEVRİYE:

Sesteş bir kelimenin birkaç anlama gelecek şekilde kullanılmasıdır. Kelimenin yakın anlamı söylenerek uzak anlamı kastedilir. Kinaye ile tevriyenin en önemli farkı tevriyede sesteş kelimelerin kullanılmasıdır.

 

“Âvâzeyi bu âleme Davud gibi sal.

<

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

SÖZCÜKTE ANLAM (9. SINIF DİL VE ANLATIM)

24/12/2008

SÖZCÜKTE ANLAM

 Dil; insanlar arasında anlaşmayı sağlayan, seslerden yapılmış bir sistem; sözcük de bu sistemin tek başına bir anlam taşıyan ya da bir anlamı olmadığı halde cümle kuruluşuna katkıda bulunan en küçük birimidir.

 
Dilimizde bazı sözcükler tek başına anlam taşır: uzay, kedi, sevgi, anahtar gibi ......

Bazı sözcükler ise tek başlarına hiçbir anlamı karşılamaz., içinde bulundukları cümlede anlam kazanırlar. Böyle sözcüklere görevli sözcükler denir: gibi, kadar, ile, göre, ancak .....

 

Türkçede kelimeler cümlede kullanıldığı yere göre anlam kazanır.

Türkçe kelimeler genel anlamda bir sınıflandırmaya tabi tutulacak olurlarsa üç ana bölümde incelenirler:

 

1. Anlam              2. Yapı          3. Tür ( : görev )

 

Bir kelimeyi cümle içindeki yeri ve görevi dikkate alınarak şu şekilde inceleyebiliriz:

“Sabaha kadar yağan yağmur sokakları temizlemiş.”      Temiz+le+miş

“Temizlemiş” kelimesi anlamı bakımından değerlendirilecek olursa kelimenin gerçek anlamıyla kullanıldığı görülecektir.

Ayrıca kelime, yapısı bakımından da türemiş yapılıdır. Kelimenin kökü “temiz”dir. Bu kök, 

-le/-la ekini alarak türetilmiş ve isimden fiil oluşturulmuştur. Bunun dışında kelimeye geçmiş zaman eki getirilerek kelime çekimli fiil haline getirilmiştir.

Kelimenin türü için de “çekimli fiil” diyebiliriz. Görevi ise “yüklem”dir.

 

SÖZCÜKLERDE ANLAM ÖZELLİKLERİ

Bir sözcüğün zihinde uyandırdığı soyut, somut tasarımlara, şekillere anlam denir. Sözcükler anlam özellikleri bakımından çok değişik özellikler gösterir. Bu özelliklerden bir kısmı sözcüğün kendi iç yapısıyla ilgiliyken bir kısmı da diğer sözcüklerle olan ilişkisine dayanır: Mecaz, kinaye, soyutluk, somutluk ... gibi anlam özellikleri sözcüğün kendi anlam özüyle ilgiliyken; eş anlamlılık, karşıtlık, genellik, özellik ... ise sözcükler arası ilişkilerde ortaya çıkan anlam olaylarıdır ve tek sözcükle değerlendirilemez.

 

Dilimizde bazı sözcükler tek bir anlamı karşılarlar bazıları da zamanla birden çok anlam kazanarak çok anlamlı olabilir. Kelimeler mecazlaşma yoluyla mecaz anlam ya da anlam genişlemesi yoluyla değişik yan anlamlar kazanabilir.

 

ÇOK ANLAMLILIK:

Türkçede yeni sözcük yapmaktan çok sözcüklerin anlam alanları genişletilerek yeni kelime ihtiyacını karşılayan bir dildir. Bu nedenle dilimizde hemen hemen her sözcüğün birden fazla anlam taşıdığı görülür. Bu durum “çok anlamlılık” olgusunu doğurmuştur.

Sözcükler, ad aktarması, deyim aktarması... gibi yollarla anlam alanlarını genişletip birden çok kavramı karşılar duruma gelirler. Bir sözcüğün onlarca yan anlam kazanması mümkündür. O halde, sözcüklerin anlamlarını doğru tespit edebilmek, değişik anlamları arasındaki ince farkları yakalayabilmek için sözcüğün cümledeki diğer sözcüklerle kurduğu anlam ilişkilerine dikkat etmek gerekir.

 

“Dil” sözcüğünün değişik cümlelerdeki kullanım ve anlamlarına bakalım:

 

Şekeri dilinin üzerinde kaydırarak yerdi.                * tat alma organı

İngilizce zor bir değildir.                                                * lisan

Kapının dili düşünce içeride kaldık.                         * sürgü, uzun ve yassı parça

Delinin dilinden sahibi anlar.                                      * davranış

Dilsiz kavalı çok iyi çalardı.                                           * titreşerek ses çıkaran parça

 

“Bilmek” sözcüğünün farklı cümlelerdeki anlamlarını tespit etmeye çalışalım:

 

Bilmediklerimiz, bildiklerimizden çoktur.                             *öğrenmiş olduklarımız

Ata binmeyi çok iyi bilirdi.                                                           *elinden gelmek, becermek

Telefondaki sesinden bildim, sen Kazımsın.                       *tanımak

Dost bilirdik, düşman çıktı.                                                         *sanmak, tahmin etmek

Tavırlarından bildim seni görmek istemediğini.                 *anlamak 

 

GERÇEK ANLAM:   

Gerçek anlam, bir sözcüğün, tek başına düşünüldüğünde ilk akla gelen ve herkes tarafından bilinen anlamıdır. Sözcüğün diğer sözcüklerle ilişkilerinden bağımsız olarak karşıladığı bu anlam, onun anlam çekirdeğini oluşturur. Kelimenin dilde kullanımı esnasında zamanla bu anlam özünde daralma, genişleme, kayma .... gibi değişiklikler görülür. Bunlara anlam olayları denir. Bu nedenle gerçek anlamı iki başlık altında incelemek gerekir:

  1. Temel anlam                     2.   Yan anlam ( lar )                       
  1. TEMEL ANLAM:

Bir sözcüğün tek başına kullanıldığında düşündürdüğü ilk ve en eski anlamıdır. Bu anlama “konuluş” anlamı da denir. Sözcüğün zihnimizde uyandırdığı bu ilk izlenim, sözcüğün diğer anlamlarına da temel teşkil eder.   

 

ÖRNEKLER:

Boğaz:                Çocuğun boğazı şişince çocuğu hastaneye kaldırdılar.

                                               (boynun ön tarafı)

Kanat:                  Kanadı kırılan güvercin pencerenin önüne düşmüştü.

                                               (kuşlarda ve böceklerde uçmaya yarayan organ)

Bağlamak:           Köroğlu, Kırat’ı ağaca bağlayıp kılıcını kuşandı.

                                                     (herhangi bir nesneyle iki şeyi birbirine tutturmak)

Yanmak:              Dünkü yangında bütün kitaplarım yanmış.

                                                               (alev alarak kül haline gelmek)

Almak:                 Bir ara yerden bir avuç saman aldı.

                                                  (bir şeyi elle veya bir aletle tutmak, yerinden kaldırmak)

 

  1. YAN ANLAM:

Kelimenin anlam genişlemesi yoluyla kazandığı bütün anlamalara yan anlam denir. Bir kelimenin anlamı, gerçek anlamıyla karşıladığı varlığa benzerlik ilgisinden dolayı başka bir varlığa verilmişse bu, o kelimenin yan anlamı olu

Yan anlama bazı kaynaklar “yakıştırmaca” anlam demektedir. Bir kelimenin sadece bir tek temel anlamı olmasına rağmen birden fazla yan anlamı olabilir.

Yan anlamın temel özelliği, kelimenin gerçek anlamıyla mutlaka yakın ya da uzak bir anlam benzerliği olmasıdır. Gerçek anlamla yan anlam arasında mutlaka bir benzerlik ve anlam bağlantısı vardır. Kelimenin yan anlamlarının tespitinde temel anlamla yan anlam arasında bulunan şekil ya da görev benzerliğinin hiçbir zaman göz ardı edilmemesi gerekmektedir.

 

ÖRNEKLER:

Boğaz:                  İstanbul Boğazı iki kıtayı birbirine bağlar.

                               (iki kara arasındaki deniz bölümü)

Kanat:                  Uçağın kanadı patlama sonunda parçalandı.

(uçakların havada durmasını sağlayan ve iki yanında bulunan, uzun, yassı kısımlardan her biri)

Bağlamak:           Yeşil gömlek üzerine pembe kravat bağlamış                                                    
 
(boyun bağını takılır konuma getirmek)

Yanmak:              Kırmızı ışık yanınca bütün araçlar durdu.

                                (geçerli olmak, süresi başlamak)

Almak:                 Yarın sabah ben sana başka bir bebek alırım.

                               (satın almak)

 

MECAZ ANLAM:

Bir kelimenin ilgi ya da benzetme yardımıyla gerçek anlamının dışında kazandığı anlamıdır.

Mecaz anlamda kelimenin kendi sözlük anlamından tamamen kayarak, başka bir kelime ve sözün yerine kullanılması söz konusudur.

Mecaz niteliğindeki kelimeler genellikle soyut bir anlam kazanır. Mecazlı anlatımlarda asıl olan sözcüğün kesinlikle gerçek anlamının dışında kullanılmasıdır.

Bir kelimenin cümle dışında tek başına mecaz anlamı karşılaması mümkün değildir. Ancak, kelime cümle içinde diğer kelimelerle birlikte kullanıldığında mecaz anlam söz konusu olabilir. Kelime bu cümleden çıkarıldığında mecaz anlamını koruyamaz. Diğer bir deyişle mecaz anlam sözlük değeri taşımaz. Bu nedenle bu anlama “kullanım” anlamı da denir.                                                      

ÖRNEKLER:

Boğaz:                  Yıllardır tek başına sekiz boğaza bakar.  (geçimi sağlanan insanlar)

Kanat:                  Dedesinin kanatları altında rahat bir şekilde yaşıyor.      (yardım etmek)

Bağlamak:           Bu sözlerin beni bağlamaz.         (ilgilendirmemek, dikkate almamak)

Yanmak:              İnsanları küçük gören davranışlarınla kendi geleceğini yaktın.     (zarar vermek)   

Almak:                 Söylerim, söylerim sözümden almaz.

Nideyim cahildir halimden bilmez.          (Karaca oğlan)

                                                                                              (anlamak)            

 

Kelimeler değişik yollarla mecaz anlam kazanırlar. Bunun sonunda mecazla ilgili birtakım anlam sanatları doğmuştur. Mecaza bağlı sanatlar aslında sözcüklerin mecaz anlam kazanma yollarıdır. Mecaz, süsten çok anlama ve anlatıma güç kazandırmak için yapılır.

 

MECAZA BAĞLI SANATLAR

 

  1. MECAZ-I MÜRSEL (AD AKTARMASI)

Bir sözün benzetme amacı güdülmeden başka bir söz yerine kullanılmasıdır. Birbirinin yerine kullanılan bu sözler arasında mutlaka anlamca bir ilgi bulunmalıdır. Mecaz-ı mürsel sanatında kullanılan iki sözcük arasındaki ilgiler değişik şekillerde görülür.

 

İç-dış ilişkisi        parça-bütün ilişkisi          yer-insan ilişkisi                sanatçı-eser ilişkisi

 

Somut-soyut ilişkisi        sebep-sonuç ilişkisi        yön-ülke ilişkisi

 

Beni cepten ara. (iç-dış ilişkisi)

Dün sabah banka kasasını soymuşlar. (iç-dış ilişkisi)

Türkiye haltercilerimizle gurur duydu. (yer-insan)

Kazadan sonra kameralar olay yerine koştu. (parça-bütün)

Kan tükürsün adını candan anan dudaklar. (parça-bütün)

Tarih boyunca batı, doğuya sömürülecek yerler gözüyle bakmıştır. (yön-ülke)

Öğrenciler “Tatil yağıyor.” diye seviniyordu. (sebep-sonuç)

Türk şiirini anlamak için Necip Fazıl’ı okumak gerekir. (sanatçı-eser)

Göz görmeyince, gönül katlanırmış. (parça-bütün)

Ünlü raketlerin maçı yarın akşam olacakmış. (parça-bütün)

Salon dakikalarca ünlü sanatçıyı alkışladı. (iç-dış)

Küçük beyinler kişileri, büyük beyinler fikirleri konuşur. (parça-bütün)

Dergimizde genç kalemler yazmaya başladı. (parça-bütün)

Gençlik yıllarımda Sait Faik’i okurdum. (sanatçı-eser)

Rahmet bu yıl hiç yağmadı bu topraklara. (sebep-sonuç)

Gençliğin bu hedefsiz durumu beni çok üzüyor. (somut-soyut)

Bu çocuktaki beyin kimsede yok. (somut-soyut)

 

  1. TEŞBİH (BENZETME)

Aralarında ortak özellik bulunan iki kavramın karşılaştırılarak kavramlardan zayıf olanın güçlü olana benzetilmesidir. Teşbihte iki temel iki de yardımcı öge vardır.

Önemli not: Bir benzetmeye teşbih diyebilmemiz için orada mutlaka temel ögeler bulunmalıdır. (benzeyen ve benzetilen)

Aksi  taktirde benzetmenin adı değişir.

Benzeyen ve benzetilen: temel ögeler          benzetme yönü ve benzetme edatı:                                                                                             yardımcı ögeler

1. Dörtnala gelip uzak Asya’dan                     benzeyen: memleket benzetilen: kısrak başı

    Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan        benzet. yönü: uzanmak        enzet. edatı: gibi

    Bu memleket bizim

 

2. Büyüyor içimde yalnızlık / Dipsiz kuyular gibi

3. Durmuş saat gibiydi durup geçmeyen zaman.

4. Yağmur taneleri gibi duru bakışları vardı.

5. Kar, ermiş bir kul gibi öfkesizce yağıyor.

 

Ögelerinin kullanılışına göre dört farklı benzetme vardır:

 

  1. Ayrıntılı teşbih:

Bütün ögelerin kullanıldığı benzetmedir.

 

Sular öyle temiz ki annemin yüzü gibi.

Bir mum gibi eriyip aktı uykusuzluğum.

 

  1. Kısaltılmış teşbih:

Benzetme yönünün kullanılmadığı teşbihtir.

 

Gözleri bir okyanus gibiydi.

Özgürlük sevda gibidir.

 

  1. Pekiştirilmiş teşbih:

Benzetme edatının kullanılmadığı teşbihtir.

 

“Yollar köyleri saran eskimiş çerçeveler

Köyler ufka dizilen tozlanmış birer resim.”

Bir değirmendir bu dünya / Gün gelir öğütür bizi.

 

  1. Teşbih-i beliğ (güzel, yalın teşbih)

Sadece temel ögeler kullanılarak oluşturulan teşbih türüdür.

 

Selvi boy-taş yürek-kiraz dudak-ipek saç-keman kaş-gül yanak

Bu dil ağzımda anne sütüdür.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?

 

  1. İSTİARE (EĞRETİLEME)

Bir sözü benzetme amacıyla başka bir söz yerine kullanmaya istiare denir. İstiare, teşbihin temel ögelerinden sadece biriyle yapılır. Teşbihin hangi temel ögesiyle yapılmışsa ona göre isimlendirilir.

 

Benzetilenle yapılan istiareye açık istiare

Benzeyenle yapılan istiareye kapalı istiare adı verilir.

 

Örnekler:

“Fidan gibi boyu vardı.”               
Benzeyen: boy benzetilen: fidan İki öge de var .Dolayısıyla burada teşbih var.

 

“Sabahtan uğradım ben bir fidana.” örneğinde ise sadece benzetilen yani fidan kullanılmış. O halde burada açık istiare vardır, diyebiliriz.

 

a)      AÇIK İSTİARE:

Yuvayı yapan dişi kuştur.

Bir med zamanı gökyüzü kurşunla örtülü.

Yüce dağ başında siyah tül vardır.

Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var?

Bir hilal uğruna ya Rab ne güneşler batıyor.

 

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İSLAMİYET ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI (GEÇİŞ DÖNEMİ EDEBİYATI )

8/11/2008

İSLAMİYET  ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI (GEÇİŞ DÖNEMİ EDEBİYATI ) (10.-19.yy)

Türkler onuncu yüzyıldan itibaren kitleler halinde İslamiyet'i kabul etmeye başlamışlardır. İslam kültürünün etkisiyle yavaşa yavaş yeni bir edebiyat ortaya çıkmıştır. Kendine özgü nitelikleri ve kurallarıyla “Divan Edebiyatı” adını verdiğimiz dönemin oluşumu 13.. yüzyıla kadar gelir. Daha sonra bu edebiyat anlayışı 19.yüzyıla kadar etkin bir şekilde varlığını sürdürür.

 Diğer yandan, İslamiyet'ten önceki “Sözlü Edebiyat Dönemi”, İslam kültürünün etkisiyle içeriğinde küçük değişimlere uğrayarak “Halk Edebiyatı” adıyla gelişimini sürdürür. Yani, bir anlamda “Halk Edebiyatı” dediğimiz edebiyat, İslamiyet'ten önceki edebiyatımızın İslam uygarlığı altındaki yeni biçimlenişidir. Oysa “Divan Edebiyatı” tamamen dinin etkisiyle şekillenmiş bir edebiyattır.

 Türklerin Müslüman olduğunu kabul ettiğimiz 10.yüzyılla, Divan edebiyatının başlangıcı olarak kabul edilen 13. yüzyıl arasında İslamiyet'in etkisi altında verilmiş olan, bir anlamda geçiş dönemi ürünlerimiz sayılan eserler yer almaktadır.

 

İLK İSLAMİ ÜRÜNLER

 

KUTADGU BİLİG: Eserin adı “mutluluk veren bilgi” anlamına gelir. Yazarı, Yusuf Has Hacip’tir. Karahanlılar zamanında (XI. yüzyıl-1070) yazılmış, ideal bir devlet yönetiminin nasıl olması gerektiği üzerinde durulmuştur. Esrin dilinde henüz Arapça ve Farsça etkisi yoktur. Birimi beyit, ölçüsü aruz, kalıbı fe u lün/fe u lün /fe ul’dür. Bilinen üç nüshası, bugün Fergana, Viyana ve Mısır’da bulunmaktadır.

 

DİVAN Ü LUGAT-İT TÜRK: Eserin adı, “Türk Dili’nin toplu(genel) Sözlüğü” anlamına gelir. Adından da anlaşılacağı gibi, eser bir sözlüktür; Araplara Türkçe’yi öğretmek amacıyla yazılmıştır. Bundan dolayı, Türkçe’nin Arapça karşısında savunulduğu bir eser olarak değerlendirilir. Eserde Türkçe sözcüklerin anlamları Arapça’yla açıklanmakta ve her maddeden sonra birtakım Türkçe metinler örnek olarak verilmektedir. Kaşgarlı Mahmut tarafından XI. yüzyılda yazılan eserin asıl önemi de, işte bu derleme Türkçe metinlerden ileri gelmektedir. Eserine bir de Türk illerinin haritasını koyan Kaşgarlı Mahmut, Türkçe sözcüklerin açıklamalarını yaparken dört yüze yakın dörtlükten oluşan şiirlerle atasözlerini (sav) örnek olarak verir. Divan-ı Lügat-it Türk, Türk dilinin ana eseri, Türk edebiyatının ve folklörünün bir hazinesi olarak kabul edilmektedir.

Edebiyatımızda aruz ölçüsünün ilk kullanıldığı eser olarak kabul edilmektedir. Eserde adaleti, aklı, saadeti ve devleti temsil eden dört kahramanın çevresinde gelişen olaylarla yazar, devlet idaresinin ve sosyal düzenin nasıl olması gerektiğini anlatır. Hakaniye Türkçesiyle yazılmış olan eserde 7500 civarında Türkçe sözcük Arapça olarak açıklanmıştır. Ayrıca Türk boylarının dilleri ve Türk illeri hakkında bilgi verir.

  

ATABETÜ’L-HAKAYIK: 12. yüzyılda Edip Ahmet tarafından aruz ölçüsü (Şehname) vezni) ve dörtlüklerle yazılmıştır. Eserin adı “Hakikatler Basamağı” anlamındadır. Hakaniye Türkçesiyle yazılmış olan eserde, bilginin fayydası, cehaletin zararları, cömertlik, cimrilik, iyi ve kötü huylar anlatılarak halka yararlı olmak amacı güdülmüştür. Dini-ahlaki bir eserdir. Edip Ahmet’in bu eseri yazarken Kutadgu Bilig’den etkilendiği bilinmektedir.

 

DİVAN-I HİKMET: 12. yüzylda Ahmet Yesevi tarafından dörtlüklerle ve hece ölçüsüyle yazılmış dini, tasavvufi ve öğretici bir eserdir. Dörtlüklerin her birine “hikmet” adı verilmiş ve bu hikmetler Orta Asya ve Anadolu’da yayılarak halkı derinden etkilemiştir. Yesevilik tarikatının da kurcusu olan Ahmet Yesevi daha sonra Anadolu’da kurulan pek çok tarikata kaynak olmuştur.

 Orta Asya ve Türk boylarının bulunduğu bölgelerde yüzyıllarca sevilerek okunan “Bakırgan Kitabı”nın yazarı olan Süleyman Ata da, Ahmet Yesevi’nin haleflerinden biridir.Onun eseri de dini, tasavvufi ve öğretici şiirlerden oluşmaktadır.

 

DEDE KORKUT HİKAYELERİ: Oğuz Türklerinin Rum, Abaza ve Gürcülerle yaptıkları savaşlara ait destani hikayelerdir. Halk arasında söylene söylene 14.yüzyılda son şeklini almış ve 15. ve 16. yüzyılda yazıya geçirilmiştir. Hikayelerin yazarı belli değildir. Dede Korkut hikayeleri on iki hikaye ile bir önsözden oluşmaktadır. Desten geleneğinden halk öykücülüğüne geçiş dönemi ürünleridir. Hikayelerde olaylar nesir, kahramanların duygu ve düşünceleri nazımla dile getirilmiştir. Arı bir dil kullanılmış, olağanüstü olaylar yer verilmiştir

Türkçenin canlı ve doğal anlatım güzelliğini gösteren hikayelerde ses tekrarları da sıkça yer almaktadır.

Dede Korkut hikayelerinin tek ve tam nüshası Almanya’da Dresden Kütüphanesi’ndedir.

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İKİNCİ YENİ

8/11/2008

İkinci Yeni Öncüleri :Oktay Rifat , İlhan Berk , Turgut uyar , Edip Cansever , Cemal Süreya , Sezai Karakoç , Ece Ayhan , Ülkü Tamer , Tevfik Akdağ , Yılmaz Gruda gibi şairlerdir.

Harekete "İkinci Yeni" adını Muzaffer Erdost takar. Gerçi yanlış bir adlandırmadır bu;çünkü , şiirimizin Tanzimattan beri geçirdiği yenilik olayları göz önünde tutulursa , İkinci Yeni'ye ancak sekizinci yeni demek uygun düşer.;ama , İkinci Yeni bir yönüyle Garip Akımı'na - birinci yeniye -tepki olarak doğduğu ve sık sık tekrarlandığı için bu ad yerleşir.Gerçekten de İkinci Yeni, artık işlevini yitirdiğini bildirerek , birinci yeniye baş kaldırır.Orhan Veli ve arkadaşlarının 1940'lardan beri sürdürdükleri akıma çoğunlukla karşıt bir yol tutar.

Bu tutumun belli başlı özellikleri şöyle sıralanabilir:
- İmgeye kapıları yeniden ve sonuna kadar açmak
- Edebi sanatlara özgürlük tanımak
- Basitlik , sadelik ve aleladelikten ayrılmak.
- Konuşma diline sırt çevirmek
- Halkın hayatından ve kültüründen uzaklaşmak , folkoru şiire düşman bellemek
- Şehirli adam tipi çizmeğe boş vermek
- Nükte , şaşırtma ve tekerlemeden kaçmak
- Şiiri ustan ve anlamdan kaydırmak
- Duyguya ve çağrışıma yaslanmak
- Konuyu , hikayeyi , olayı atmak
- Fakir çoğunluğa değil , aydın azınlığa seslenmek
 
Bu özellikler garip akımının başlangıçta koyduğu biçimsel ilkeleri ve sonradan oluşturduğu içeriksel eğilimleri ortadan kaldırmağa yönelen bir hareketin belirtileridir. İkinci yeniyi baştan başa birinci yeniye karşıt sanmak doğru olmaz;çünkü ayrılıklar dışında bazı yakınlıklar da vardır. Örneğin , Garip Akımı gibi ikinci yeni de Türk şiiri geleneğiyle bağını koparır. Garipçiler vezniyle , kafiyesiyle , kitaplardan öğrenilmiş çeşitli sanatlarıyla bütün bir geleneğe savaş açmışlardı ; gerçi ikinci yeniciler böyle bir savaşa kalkışmazlar ama gelenekle bir ilişki de kurmazlar. Bunun yanı sıra garip akımı gibi ikinci yeni de mısracı şiire karşı çıkar. Garip Akımı gibi ikinci yeni de gözünü batıya çevirir ; modern şairlere - özellikle de gerçeküstücülere- ilgi gösterir. Garip Akımı gibi ikinci yeni de ideolojik bağlanmaya yanaşmaz. Toplum sorunları ve yurt gerçekleriyle ilgilenmez. Salt şiire , arı şiire varmaya çalışır. Bu yüzden de N. Hikmet'in başlattığı ve onun yolundan giden diğer şairlerin sürdürdüğü toplumsal gerçekçi akıma uzak durur. Garip Akımı gibi ikinci yeni de biçime öncelik tanır ; içeriği gereğince önemsemez. Bundan dolayı biçimciliğe kaçar . Nitekim , İlhan Berk şiirde anlatımı baş sıraya yerleştirir. önce şiirin biçimine bakar. Son olarak da şiire yani ne söylüyor diye öze bir göz atar;çünkü , ilk anda şiirin ne söylediğine bakmak şiirin ne olduğunu bilmemektir. Ona göre kaldı ki çağımızın şiiri bir şey anlatmak için yazılmıyor artık ; şiirin amacı güzellik yaratmaktır diye de ekler. ( varlık dergisi , 1.4.1960 )

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Canlı Sunum